|
DAHİLİYE (İÇ HASTALIKLARI)
Ø      Hipertansiyon   Ø      Diyabet (Şeker hastalığı)  Ø      Kanda yağ oranı yükselmesi  Ø      Böbrek yetmezliği ve hastalıkları   Ø      Mide –Barsak hastalıkları  Ø      Karaciğer hastalıkları (Sarılık,siroz…  Ø      Alerjik hastalıklar     Ø      Göğüs Hastalıkları Bazı Dahiliye Hastalıkları
Romatizma Romatizma kelime olarak eski Yunan kökenlidir, eklemlerde kötü özellikli iltihaplı sıvı birikmesi demektir. Romatizmal hastalıklar MÖ 8000 yılından beri bilinmektedir ama aydınlığa kavuşması son 20-25 yılda olmuştur.
Romatizmal hastalıklar genel olarak kronik (süreklilik gösteren) hastalıklardır. Yani bir kişiye romatizmal hastalık tanısı konduğunda, kişi bu hastalıkla yaşamayı öğrenmelidir bir anlamda. Ama bu kişileri korkutmasın, demek istediğim sürekli ve düzenli olarak hekim takibinde olmasını ve ilaç kullanmasını gerektirir. Şeker hastalığı ve hipertansiyon gibi.
Romatizmal hastalıklar kaç çeşittir?
Romatizmal hastalıklar deyince geniş bir hastalık grubu akla gelmelidir. İltihaplı eklem romatizmaları, omurga romatizmaları, gut, Behçet Hastalığı, Ailesel Akdeniz ateşi, kireçlenme (osteoartrit), damar romatizmaları (vaskülit), fibromiyalji sendromu (yumuşak doku romatizması) gibi sayamadığım birçok hastalık romatizmal hastalıklar sınıfına girer ve Romatoloji uzmanları tarafından takip edilmelidir. Romatolojik hastalıklar ayrı bir uzmanlık alanıdır.
Bu konuşmada daha çok iltihaplı eklem ve omurga romatizması hakkında daha fazla konuşacağız, çünkü hepsini konuşabilmemiz olanaksız.
Her eklem ağrısı romatizma mıdır?
Elbette değil. Çoğu romatolojik hastalıkta ağrıya ek olarak eklemde şişlik, hareketlerinde kısıtlılık ve özellikle güne başlarken eklemlerinde sertlik hali söz konusudur. Toplumumuzda çoğunlukla romatizma kelimesi ağrıyla eşdeğer şekilde kullanılmaktadır ama bu doğru değildir. Ağrının romatizmal hastalığın göstergesi olup olmadığı hekim tarafından ayırt edilmelidir.
İltihaplı eklem romatizması dışında da başka romatizma çeşitleri var mı? İç organları da etkileyen romatizmalar var mı?
Evet. Çoğunlukla romatizmal hastalıklar eklemlerden başlar, hastalığın tipine göre eklemlerde şekil bozukluklarına ve kalıcı değişikliklere neden olurken, bir kısmında iç organlarda da (akciğer, böbrek, karaciğer vb.) harabiyet yapabilmektedir. Vaskülitler (damar romatizmalarında) dediğimiz grupta ise öncelikli hedef damarlardır. Eğer iç organları besleyen damarlar etkilenmişse solunum yetmezliği, böbrek yetmezliği, sindirim sistemi yakınmalarına neden olabilmektedir.
Romatizmal hastalıklarda görülen yakınmaları özetler misiniz? Yani ne tür yakınmalar olduğunda kişi Romatoloji Uzmanına başvurmalıdır?
Eklem ve omurga romatizmalarında görülen şikayetleri şöyle sıralayabiliriz:
- Eklemlerde ağrı, şişlik, hareket kısıtlılığı - Sabahları eklemlerinde sertlik olması, daha sonra yavaş yavaş gevşemesi - El parmaklarında soğukta beyazlaşma, sararıp solma - Cilt altında bezeler - Güneşte ciltte aşırı duyarlılık ve yaralar gelişmesi - Ellerde veya vücudun herhangi bir yerinde deride sertlik - Güçsüzlük, merdiven inip çıkamama, oturup kalkamama ve kaslarında ağrı - Özellikle sabahları daha belirgin bel ağrısı ve tutukluk hali - Gözlerinde sık sık iltihaplanma (üveit)
Romatizmanın nedeni nedir? Romatizmadan korunmak için ne yapılabilir?
Çoğu romatizmal hastalıkta genetik yapı önemli. Yani bazı genlerin varlığı romatizmaya yatkınlık yaratır. Çevresel koşullar, enfeksiyon etkenleri ve bilemediğimiz bazı durumlarda, genetik olarak romatizmaya yatkın kişilerde hastalık ortaya çıkabilir. Yani romatizmal hastalıkların nedeni hala tam bilinmiyor ve önlem alabilmek gibi bir durum söz konusu değil.
Soğuk hava ve nem romatizmal hastalığa neden olur mu?
Soğuk havalarda ve nem oranının yüksek olduğu hallerde eklem içinde bulunan az miktardaki kayganlaştırıcı sıvının akışkanlığı ve dağılımı değiştiği için ağrı ve sızı olması doğaldır. Bu durum sağlıklı bireylerde de görülür, kişisel duyarlılıklar önemlidir. Ancak romatizmaya neden olmaz ve tek başına romatizma düşündürmez.
Sanıldığı gibi romatizma ileri yaşlarda mı görülür?
Gerçekten öyle sanılıyor. Yaş ilerleyip eklem ağrıları başlayınca herkes romatizma olduğunu düşünüyor veya gençlerde eklem ağrıları önemsenmiyor. Çoğu romatizmal hastalık genç yaşlarda başlıyor. Özellikle omurga romatizmaları genç erkekleri etkilerken, eklem romatizmaları doğurganlık çağındaki kadınlarda daha sık görülüyor. Genç erkeklerde görülen bel ve kalça ağrıları maalesef mekanik sebeplere ve bel fıtığına yorulup, romatizma düşünülmüyor. Bu da çok erken yaşlarda omurga hareketlerinin kısıtlanmasına ve kişinin sakat kalmasına neden oluyor. Özellikle bel ağrısından yakınan genç yaş erkeklerin mutlaka omurga romatizması yönünden değerlendirilmesi gerekir.
İleri yaşlarda özellikle yük taşıyan eklemlerde (diz, kalça, ayak bileği) başlayan ağrıların ve şekil bozukluklarının çoğunlukla nedeni kireçlenmedir.
Çocuklarda romatizma görülür mü?
Evet. Çocukluk yaş grubuna özgü romatizma tipleri var. Çok küçük yaşlarda bile başlayabilir. Eğer erken teşhis edilip tedavi edilmezse kalıcı sakatlıklara ve gelişme geriliğine neden olabilmektedir.
Ailede romatizmal hastalık olması diğer kişilerde risk yaratır mı?
Evet. Romatizmal hastalıkların nedenleri arasında genetik yapının çok önemli olduğunu söylemiştik. Bu durumda ailede romatizmal hastalık olması aynı veya farklı bir romatizmal hastalık için yatkınlık olduğunu düşündürür. Ama bu hiçbir zaman kesinlik taşımaz, daha önce de söylediğimiz gibi bilemediğimiz çevresel koşullara maruz kalınmazsa hiçbir şey de olmayabilir. Daha özetle; romatizmal hastalıktan kuşkulandığınız kişinin ailesinde de romatizma olması tanınızı kuvvetlendirir ama ailesinde romatizma olduğu bilinen sağlıklı bir kişide romatizma gelişeceğinin göstergesi değildir.
Romatizmal hastalığı olan kişi bebek doğurabilir mi? Bebeğine romatizmal hastalık geçer mi?
Romatizmanın tipine göre, iç organlarda harabiyet olup olmamasına göre değişir. Hastalığının o dönemde aktivitesi azalmış ve kontrol altına alınmışsa, uzun süredir hastalık şiddetinde alevlenme olmamışsa ve bazı incelemelerden sonra gebeliğe izin verilebilir. Bu süreçte çok sıkı takip gerekir. Bazı romatizmal hastalıklar gebelik esnasında alevlenip artış gösterirken, bazıları tamamen sessizleşir. Hekim onayı alınmadan gebe kalınmamalıdır. Tedavide kullandığımız bazı ilaçların uzun süren etkilerinin olması nedeni ile, ilaç kesildikten sonra da bir süre beklemek gerekmektedir.
Bulaşıcılık gibi bir durum söz konusu olmadığı için geçmez. Ama anne kanından bebeğe geçebilen bazı maddeler nedeni ile bazı romatizmal hastalıklarda bebeğin ilk günlerinde olumsuzluklar olabilir ama bu geçicidir. Örneğin lupuslu gebeden doğan bebek lupuslu doğmaz. Genetik yapıyı taşıyabilir ama ilerleyen yıllarda lupus hastası olup olmayacağı söylenemez.
Romatizma tedavisi ne kadar sürer? Tamamen geçer mi?
Romatizma şeker hastalığı ve hipertansiyon gibi kronik bir hastalıktır demiştik. Bu nedenle tedavi belli bir süre değil, ömür boyudur. Hastalığın şiddetine göre zaman zaman az, zaman zaman çok ilaç kullanmak gerekebilir. Tamamen hastalığı ortadan kaldırmak mümkün olmaz ama kontrol altına alınabilir. Kontrol altındaki hastalık birden alevlenebilir, bu nedenle hiçbir yakınma olmasa dahi sürekli hekim takibi gereklidir.
Tedavide ne tür ilaçlar kullanılır, egzersizin yararı var mı?
Tedavide romatizmanın temel etkili ilaçları ve yardımcı ilaçlar kullanılır. Temel etkili ilaçlar bağışıklık sistemi üzerine etkilidir. Düzenli hekim takibi, kan testleri takibi gerektirir. Kortizon çok sık kullandığımız, kimi zaman hayat kurtarıcı bir ilaçtır. Bu önemli ilaçların mutlaka doktor kontrolünde kullanılıp, doktor kontrolünde bırakılması gerekir. Hem hap olarak hem de iğne şeklinde ilaçlar mevcut. Son yıllarda geliştirilen ilaçlarla romatizma tedavisinde çığır açılmıştır diyebiliriz.
Egzersiz mutlaka gereklidir. Hareketleri sınırlanmış eklem ve omurganın esnekliğine kavuşması için, kas ağrılarında spazmın çözülmesi için çok önemlidir.
Kaplıca tedavisi romatizmaya iyi gelir mi?
Genel olarak iltihaplı eklem romatizmalarına kaplıca ve sıcak uygulamalar iyi gelmez. Hatta aktif hastalık esnasında yakınmaları daha da artırabilir. Kireçlenmede faydası vardır. Kaplıcaya gitmeye karar vermeden önce hekim onayı alınması önemlidir
Gastroözofageal Reflü Hastalığı
Gastroözofageal reflü özofagusun en sık rastlanan hastalığıdır. Normal bireylerde de, kısa süreli, şikayete ve özofagusta hasara yol açmayan reflü atakları olur.
Gastroözofageal reflü özofagusun en sık rastlanan hastalığıdır. Normal bireylerde de, kısa süreli, şikayete ve özofagusta hasara yol açmayan reflü atakları olur. Bu fizyolojik bir durumdur. Özofagusa kaçan mide içeriği şikayetlere veya özofagusta hasara veya her ikisine birden yol açarsa, bu durumda gastroözofageal reflü hastalığından söz edilir. Endoskopik olarak görülebilen erozyonlara yol açmış ise reflü özofajit olarak adlandırılır. Buna karşılık, bir hastada reflüye ait şikayetler var fakat endoskopik hasar yok ise, buna eroziv olmayan reflü hastalığı denir.
Gastroözofageal reflü hastalığının en önemli belirtisi retrosternal (göğüs kemiğinin arkasında) yanma hissidir. Bunun dışında yutma güçlüğü, lokmaları yutarken göğüste ağrı, yenen yemeklerin geri ağıza gelmesi, ağızın acı bir su ile dolması ve geğirti gibi şikayetlere de neden olabilir. Bunlara klasik reflü belirtileri denir. Gastroözofageal reflü hastalığı bu klasik belirtiler dışında atipik reflü semptomları dediğimiz birtakım şikayetlere de yol açabilir. Bunlar kalp benzeri göğüs ağrısı, astım, bronşit, ses kalınlaşması, ses teli nodülü, kronik öksürük, ağız kokusu, larinks kanseri ve dişte mine kaybıdır.
Gastroözofageal reflü hastalığı oldukça sık rastlanan bir hastalıktır. Ülkemizde yapılan bir çalışmaya göre Türkiye'de yaşayan kişilerin %3'ü sürekli, %23'ü her gün, %46'sı ise seyrek olarak reflü belirtileri tanımlamaktadır. Erkeklerde bayanlara göre 2-3 kez daha sık görülür. Nadiren ölüm nedenidir ancak komplikasyonlar nedeniyle önemli ölçüde morbiditeye yol açar. Gastroözofageal reflü hastalığının komplikasyonları kanama, perforasyon (delinme), striktür (darlık) ve Barret özofagusudur.
Endoskopik inceleme, biopsi ile uygulandığında, reflü özofajit tanısı için altın standarttır. Özofagus mukozasının doğrudan görülmesini, hasarın derecesini saptanmasını, darlık olup olmadığını görülmesini ve Barret özofagusu gibi şüpheli prekanseroz lezyonlardan biopsi alınmasını sağlaması nedeniyle, klinik pratikte genellikle ilk tercih edilen tanı yöntemi endoskopidir.
Gastroözofageal reflü hastalığının tedavisinde ilk basamak yaşam tarzı değişiklikleridir. Bunlar reflüyü arttıran yağlı gıdalar, alkol, çikolata ve kafein içeren gıdalardan kaçınmak, yemekten sonra en az 2-3 saat süreyle yatmamak, normal kiloda olmak, sigara içmemek ve yatak başını 15 cm. yükseltmek gibi düzenlemelerdir. Bu düzenlemelerle hafif belirtileri olan hastalar rahatlayabilir.
Proton pompa inhibitörleri (omeprazol, lansoprazol, rabeprazol, pantoprazol ve esomeprazol), reflü hastalığının tedavisinde en etkili ajanlardır.
Gastroözofageal reflü hastalığı kronik bir hastalıktır. Özofajit iyileştikten sonra ilaç bırakıldığında olguların büyük bir kısmında şikayetler tekrar başlar. Bu nedenle uzun süreli idame tedavisine gereksinim olabilir.  İNFLUENZA (GRİP)
Her yıl dünyada yaklaşık 500 milyon kişi gribe yakalanmaktadır. Grip insandan insana hızla yayılan viral bir infeksiyon hastalığıdır. Grip mevsiminde birçok insan işinden olmakta, çok yaşlılarda ve altta yatan hastalığı olanlarda öldürücü olabilmektedir.
Her yıl dünyada yaklaşık 500 milyon kişi gribe yakalanmaktadır. Grip insandan insana hızla yayılan viral bir infeksiyon hastalığıdır. Grip mevsiminde birçok insan işinden olmakta, çok yaşlılarda ve altta yatan hastalığı olanlarda öldürücü olabilmektedir. 1918-1919 yıllarında saptanan pandemide 21 milyon kişi hayatını kaybetmiştir.
ETKEN
Grip, influenza A ve B viruslerinin neden olduğu viral bir infeksiyondur. İnsanlarda yaygın hastalığa yol açan influenza A virusudur. İnfluenza A ve B virusleri, hemaglutinin (H) ve nöraminidaz (N) olarak isimlendirilen glukoprotein yapısında iki yüzey antijenine sahiptirler. İnsanlarda yaygın hastalığa yol açan influenza A viruslerinde hemaglutinin’in (H1, H2, H3) ve nöraminidaz’ın (N1, N2) alt tipleri tanımlanmıştır. Alt tiplerde antijenik shift ve antijenik drift olarak isimlendirilen değişiklikler sonucu yeni suşlar ortaya çıkmaktadır. Değişikliğin büyüklüğüne göre pandemi ve epidemiler ortaya çıkmaktadır.
EPİDEMİYOLOJİ
İnfluenza A virusu insan ve domuz, kuş, at gibi hayvanlarda, influenza B sadece insanda, influenza C virusu ise insan ve domuzlarda hastalık oluşturmaktadır. Sadece hayvanlarda hastalık oluşturan influenza A virusunun alt tipleri de vardır. Bunun en bilinen örneği kuş gribidir. Son yıllarda bu virusun insanlara da bulaşabildiği gösterilmiştir. Bunlar az sayıda vakalar olmakla birlikte, büyük salgınların olmasından endişe edilmektedir. Grip, hastalığa yakalanmış kişinin hapşırma, öksürme ve konuşma sırasında havaya saçtıkları virus içeren damlacıkların solunması ile bulaşır. Bu damlacıklar birkaç saat boyunca havada kalabilir ve insanlara hastalığı bulaştırabilir. Bu nedenle okul, iş yeri gibi kalabalık ortamlarda bulunan kimseler özellikle risk altındadır. Virus ile kontamine el ve cansız nesnelerle temas sonucu da hastalık bulaşabilir, fakat bu olasılık daha azdır. Hastalık dünyanın her bölgesinde ve her yaşta görülebilir. Okul çağındaki çocuklar gibi kalabalık ortamlarda bulunanlarda hastalığa yakalanma oranı yüksek iken, yaşlılarda ve altta yatan hastalığı olanlarda gribe bağlı ölüm oranı yüksektir. Salgınlar ılıman iklim kuşağında, kuzey yarım kürede Ekim-Nisan ve güney yarım kürede Mayıs-Eylül aylarında görülür. Tropikal bölgelerde tüm yıl boyunca saptanabilir.
KLİNİK BELİRTİ VE BULGULAR
Grip, 1-2 günlük bir kuluçka döneminden sonra birdenbire başlar. Yüksek ateş, baş ağrısı, kas ağrısı, halsizlik, iştahsızlık sıklıkla saptanan şikayetlerdir. Ateş, genellikle üç gün sürer. Ateş düştükten sonra tekrar bir yükselme saptanabilir. Boğazda yanma, burun akıntısı, kuru öksürük, aşırı yorgunluk diğer semptomlardır. Soğuk algınlığı yanlış olarak grip ile karıştırılmaktadır. İki hastalıkta viral bir infeksiyon olmakla birlikte, farklı hastalıklardır ve farklı viruslerle oluşturulmaktadırlar. Belirtiler Grip Soğuk algınlığı Ateş 3-4 gün süren yüksek ateş Nadir, hafif Baş ağrısı Bazen şiddetli Nadir Kas ağrısı Genellikle şiddetli Hafif Kırıklık, halsizlik 2-3 hafta sürebilir Hafif Burun akıntısı Bazen Sık Hapşırma Bazen Genellikle Boğaz ağrısı Bazen Sık Hayati tehlike Var Yok Aşı ile korunma Var Yok
Yorgunluk ve halsizlik daha uzun sürebilmesine rağmen sağlıklı kimselerde grip semptomları yaklaşık bir hafta sürer. Altta yatan hastalığı, bağışıklık yetmezliği olanlarda, küçük çocuklar ve yaşlılarda yaşamı tehdit edici komplikasyonlar oluşabilir. Akciğer komplikasyonları en sık görülen grip komplikasyonlarıdır. Virüsün direkt etkisine bağlı primer viral pnömoni veya sekonder bakteriyel pnömoni şeklinde görülebilir. Kronik kalp ve akciğer hastalarında primer viral pnömoni sık görülür ve mortalitesi çok yüksektir. Sıklıkla Staphylococcus aureus, Streptococcus pneumoniae ve Haemophilus influenzae gibi bakterilerin etken olarak saptandığı sekonder bakteriyel pnömoni, yaşlılarda, kronik akciğer, kalp ve ****bolik (diabet gibi) hastalığı olanlarda sık görülür. Hastalık mortalitesi düşüktür ve antibiyotik tedavisine yanıt verir.
TANI
Tanı, boğaz sürüntüsü, burun akıntısı, balgam gibi örneklerde virusun saptanması veya kanda hastalığa karşı gelişen antikorların saptanması ile konabilir. Bu yöntemler zaman alıcıdır. Ancak aşı üretimi, salgına neden olan suşların saptanması açısından araştırma amacıyla yapılması gereken testlerdir. Bir salgın sırasında genellikle klinik bulgular ile tanı koymak kolaydır. Ancak son yıllarda hızlı tanı testleri de geliştirilmiştir. Bu testler ile klinik örneklerden dakikalar içinde virusun antijenleri saptanabilmektedir. Bu sayede tedavi kolaylıkla yönlendirilebilmektedir.
TEDAVİ
Yatak istirahati, bol sıvı alımı, ağrı kesici ve ateş düşürücüler, öksürük kesiciler gibi ilaçlar ile semptomatik tedavi önerilir. Komplikasyonlar yakından takip edilmeli ve uygun şekilde tedavi edilmelidirler. Amantadin ve rimantadin influenza A’nın tedavisi ve proflaksisinde uzun yıllardır kullanılan antiviral ilaçlardır. Zanamivir ve oseltamivir son yıllarda kullanıma sunulmuş influenza A ve B’ye karşı etkili ilaçlardır. 36-48 saat içinde başlandığında semptom süresini kısalttıkları ve komplikasyonları azalttıkları saptanmıştır.
KORUNMA
İnaktif aşılar influenzadan korunmada etkinliği kanıtlanmış olan aşılardır. Canlı atenüe aşılar ve DNA kökenli aşılarla ilgili çalışmalar devam etmektedir ve ümit vermektedirler. Dünya Sağlık Örgütü virusun değişikliklerini yakından izleyip, aşı bileşimi için yıllık önerilerde bulunur. Her yıl aşı içeriği Dünya Sağlık Örgütünün önerileri dikkate alınarak hazırlanır. Son yıllarda kullanılan aşılarda iki influenza A alt tipi ve bir influenza B suşları yer almaktadır. Örneğin 2004-2005 dönemi için önerilen aşılarda A/New Caledonia/20/99 (H1N1), A/Fujian/411/2002 (H3N2), B/Shanghai/361/2002 suşları yer almaktadır. Hazırlanan aşı ile salgında saptanan viruslerle antijenik benzerlik varsa aşı %50-80 korunma sağlayabilir. Sağlıklı erişkinlerde aşı ile sağlanan koruyucu antikor düzeyi influenza A için %80’in üzerinde bildirilmiştir. Yaşlılarda koruyuculuk oranı daha düşük olmakla birlikte komplikasyonları ve ölüm oranını azalttığı saptanmıştır. İnfluenza aşısı, o senenin yeni aşısı ile, her yıl kasım ayına kadar uygulanmalıdır. Aşı, grip komplikasyonlarının sık görüldüğü, bu hastalara hastalığı bulaştırma olasılığı yüksek olan kimselere, influenzadan korunmak isteyen 6 aylıktan büyük ve yumurta alerjisi olmayan herkese önerilir.
İnfluenza ile ilişkili komplikasyon ve mortalite riski yüksek olan gruplar; 65 yaş ve üzerindekiler, Huzur evinde kalan veya kronik bakım verilen bir sağlık ünitesinde kalan her yaştan kişiler, Kronik akciğer ve kalp hastaları, Uzun süreli aspirin tedavisi verilen 6 ay-18 yaş arası çocuklar, Kronik böbrek ve ****bolik hastalığı olanlar, bağışıklık yetmezliği olanlar, Yüksek riskli gebeler.
Yüksek riskli kiÅŸilere influenza bulaÅŸtırma olasılığı olanlar; Doktorlar, hemÅŸireler ve hastanede çalışan diÄŸer personel, Huzurevi ve kronik bakım veren saÄŸlık ünitelerinde çalışanlar, Yüksek riskli kiÅŸiler ile aynı evde yaÅŸayanlar  Â
ŞEKER HASTALIĞI (DİYABET)
Diyabet tanıdan sonra yaşam boyu süren kronik ****bolik bir hastalıktır. Diyabet insülin eksikliğine veya yokluğuna bağlı olarak kan şeker seviyesinin beklenenin üstünde seyretmesiyle ortaya çıkar. Dünya Sağlık Örgütü’ne göre; bir gecelik açlıktan sonra kan şekerinin 126mg/dl olması tanı için yeterlidir. Diyabet görülme zamanları ve nedenlerine göre iki tipe ayrılır:
a- Genç Tip Diyabet ((IDDM),Tip 1) b- Erişkin Tip Diyabet ((NIDDM),Tip 2
Tip 1 Diyabet, genelde 30 yaş altında saptanan çok ağır bir tablo ile başlar. Direkt kalıtım söz konusu değildir. Hastalar zayıf ve bitkindir. Tip 2 Diyabet ise en sık 50/75 yaş arası ortaya çıkar. Kalıtımla yakın ilgilidir. Hastaların çoğu şişmandır ve obezite ile Tip 2 Diyabet arasında sıkı bir ilişki vardır.
Diyabetlilerde görülen şikayetler
a) Kan şekerinin artmasına bağlı erken dönem bulgular
·Sık idrara çıkma ·Çok gıda almaya rağmen zayıflama ·Görmede bozukluklar ·Uyku hali ·Mide bulantısı ·Tekrarlayan mantar ve bakteri enfeksiyonları ·Kadınlarda inatçı vajinal kaşıntı. ( Kandida enfeksiyonu sonucu )
b) Geç bulgular
-Geç bulgular, birkaç yıl içinde şeker düzeyi kontrol edilemeyen hastalarda gözlenir. Aterosklerozun artması sonucu koroner damar hastalıkları ve uzun süren yürüyüşlerden sonra topallama ve bacaklarda güçsüzlük. ( Dinlenme sonrası düzelir )
-Görme Bozuklukları (Retinopati): Çeşitli derecede görme kayıpları oluşur. Hasta kendi fark edip göz uzmanına başvurur veya rutin bir muayene sırasında ortaya çıkabilir. Bu nedenle şeker hastaları düzenli bir şekilde göz muayenesi yaptırmalıdır.
-Böbrek Bozuklukları (Nefropati): Özellikle genç tip diyabet hastalarının 1/3’ünde böbrek rahatsızlıklarına rastlanır. Bu hastalarda hipertansiyonun da birlikte görülmesi böbrek yetmezliği riskini arttırır.
-Sinirsel Bozukluklar (Polinöropati): Deri hissi ile ilgili bozukluklardır. Uzuvların uç kısımlarında ( el, ayak vs.) ve simetriktirler. En yaygın tanımlanma şekli çorap veya eldiven tarzında his kaybıdır. ( His kaybı ile bir pamuk parçasıyla deriye dokunulduğunda o bölgede pamuğun hissedilmemesi veya az hissedilmesi kastedilmektedir) Diğer şikayetler arasında, uyuşukluk, karıncalanma ve his duyusunda azalma görülmektedir. Daha az sıklıkla derin ağrılar veya his duyusunda artışlar da görülebilir.
-Ayak Ülserleri ve Eklem Problemleri: Ayak ülserleri his bozukluğu nedeniyle vuran ayakkabıların hissedilmemesi vb. ile gelişirler ve tedaviye çok dirençlidirler. Bu nedenle diyabet hastalarının, ayaklarını ve özellikle göremedikleri ayak tabanlarını küçük bir ayna ile kontrol etmeleri gerekir. Ayakta mantar şüphesi uyandıran kaşıntı, ayak parmak aralarında beyazlaşma ve ayak tırnaklarında renk ve şekil bozukluğu durumlarında hemen bir dermatoloji uzmanına başvurup tedaviye alınmaları gerekmektedir.
-İnfeksiyonlar: Kronik hiperglisemi ve hiperglisemi atakları nedeniyle diyabetiklerde hücresel bağışıklık sistemi bozulduğundan bakteri ve mantar infeksiyonu riski bu kişilerde artmıştır. Uzuvların uçlarında deri infeksiyolarına, ağız ve vajende pamukçuğa sık rastlanılır. Özellikle derin ülserler sonucu gelişen enfeksiyonlar hastane koşullarında tedavi gerektirir. Cerrahi ile çoğu yara tedavi edilse de bazen ampütasyon gerekebilmektedir.
Hastalığın tedavisi
Tedavi yöntemleri şunlardır:
-Şeker yüksekliği ve kilo azaltılarak şikayetler hafifletilir ve yaşam kalitesi artırılır.
-Risk faktörleri (hipertansiyon, kolesterol, sigara) azaltılarak komplikasyonların gelişimi önlenir.
Diyabetik komplikasyonların tedavisi
Şeker seviyesini düşürmek amacıyla Tip 1 de insülin tedavisine başlanır. Tip 2’de ise ağızdan alınan ilaçlar ile tedaviye başlanır. Yeterli yanıt alınamadığında tedaviye insülin enjeksiyonları eklenir. Medikal tedavilerin yanı sıra kiloya ve yaşa uygun sıkı diyetler ile düzenli egzersizler, tedavinin ayrılmaz parçalarıdır.
Gizli ÅŸeker nedir?
Halk arasında ‘gizli şeker’ olarak isimlendirilen durum, normal glükoz dengesi ile diyabet arasındaki ****bolik durumu ifade etmektedir. Normalde açlık plazma şekerinin 110 mg/dl olması gerekmektedir. Açlık plazma şekerinin 110 mg/dl'nin üzerinde fakat 140 mg/dl'nin altında (yeni kriterlere göre 126 mg/dl) olması, bozuk glükoz toleransı olarak tanımlanmaktadır. Benzer şekilde şeker yükleme testi yapılan kişilerde ikinci saatteki plazma, glükoz düzeyininin 140 mg/dl'nin üzerinde, fakat 200 mg/dl'nin altında olması da bozuk glükoz toleransı olarak isimlendirilmektedir. Bu durumdaki kişilerin gün boyu kan şekerleri normaldir ve diyabetin klasik bulguları görülmez. Bununla birlikte bu kişiler Tip 2 diyabet için en riskli grupta olduklarından yaşam biçimlerini yeniden düzenlemeleri gereklidir.
HİPERTANSİYON
Kan basıncının yüksek olması anlamına gelen hipertansiyon bir toplumdaki her 5-6 erişkin kişinin birisinde görülen önemli bir sağlık sorunudur. Bu kadar sık ve önemli bir sağlık sorunu olan hipertansiyon konusunda bildiklerimiz bilmediklerimizden daha azdır. En gelişmiş toplumlarda bile her 100 hipertansiyon hastasından 90-95'inde belli bir sebep bulunamamaktadır. Belli bir sebebin tespit edilebildiği %5-10'luk kesimde ise en sık olarak tespit edilen sebep böbrek hastalıklarıdır. Bu rakamlarda göstermektedir ki; her hipertansiyon hastasının bir doktor tarafından değerlendirilmesi ve hipertansiyona yol açması muhtemel altta yatan hastalık şüphesi olanlarda şüphelenilen sebebe yönelik ileri tetkiklerin yapılması gerekmektedir. Ama diğer yandan da, hastalarımızda sıkça gözlemlediğimiz gibi, belli bir sebebin saptanamamış olması çok büyük bir talihsizlik gibi değerlendirilip doktor doktor dolaşmanın bir gereği yoktur.
Hipertansiyonun ortaya çıkmasında çok sayıda faktör sorumlu tutulmuşsa da muhtemelen en önemlileri genetik faktör ve böbreklerden yetersiz tuz atılımıdır. Hastanın başka nedenlerle kullanmakta olduğu bazı ilaçlarda hipertansiyonun ortaya çıkması veya daha da ağırlaşmasında önemli rol oynayabilir. Özellikle çok yaygın kullanım alanları olan doğum kontrol hapları, kortizon, soğuk algınlığı ve grip ilaçları, romatizma ilaçları ve bazı depresyon ilaçlarının tansiyon üzerine olumsuz etkileri olabildiği akılda tutulmalıdır.
Hipertansiyon böbrek, beyin, göz, kalb ve damar gibi çeşitli organlarda hasar yapan bir hastalıktır. Bu nedenle hipertansiyon tedavisinde esas amaç hastanın baş ağrısı, çarpıntı gibi yakınmalarını gidermenin ötesinde sebep olabildiği diğer organ hasarlarını önlemek veya geriletmektir. Hipertansiyonu olan bir hastanın bilmek zorunda olduğu bazı hususlar vardır ve aşağıda belirtilen bu hususlara uyulması büyük önem taşır :
Hipertansiyon ciddi ama tedavi edilebilir bir hastalıktır.
Hipertansiyon tedavi edilmezse kalb, böbrek, beyin, göz, damar gibi organlarda istenmeyen kötü sonuçlara yol açabilir.
Hipertansiyon büyük olasılıkla ömür boyu size eşlik edecek, sizinle arkadaş olacaktır.
Tedavisindeki amaç sadece sizi rahatsız eden baş ağrısı, nefes darlığı, çarpıntı gibi yakınmaları gidermek değil, aynı zamanda hipertansiyonun çeşitli organlarda yaptığı hasarı önlemek veya geriletmektir.
Hipertansiyon tedavisi genellikle ömür boyu sürer, ilaç kutusu bitince tansiyon tedaviniz bitmiş demek değildir.
İlaç kullanmaya başladıktan sonra tansiyonunuzun normale düşmesi ve yakınmalarınızın ortadan kalkması nedeniyle ilaç bırakılmamalıdır.
Hipertansiyon tedavisinde kullanılan hemen her ilacın bazı yan etkileri vardır. Bu yan etkilerden bazıları önemsizdir, ilacımızı kullanmaya devam etmemize engel değildir; bazıları ise ilacın kesilmesi veya değiştirilmesini gerektirebilir. Bu durumda kendi kendinize karar vermektense mutlaka doktorunuza danışmanız doğru olacaktır.
"Vücut ilaca alışır, ilaç yan etki yapar, ilaç bağımlılık yapar" türünden yanlış düşüncelere kapılıp ilaç kullanmaktan uzak durmayın. Size en büyük zararı kontrolsüz hipertansiyonun vereceğini unutmayın.
Hipertansiyon tedavisinde ilaç tedavisinin yanı sıra ilaç dışı tedavi yöntemleri de büyük önem taşır. İlaç dışı tedavi yöntemi yalan-yanlış bitki otu vb. kaynatıp içmek veya yemek değildir. Aşağıda belirtilen ilaç dışı tedavi yöntemlerine gerekli özenin gösterilmesi kullandığınız ilacın etkinliğini arttırabilir, daha düşük doz ilaçla tansiyonunuz kontrol altında tutulabilir, hem günlük dalgalanmaların hem de tansiyonun uzun süreli olumsuz etkilerinin en aza inmesinde yardımcı olabilir.
Hasta kendi sorumluluklarını yerine getirmediği sürece doktor doktor dolaşmanın bir yararının olmayacağını unutmayın.
"Ben yükseldiğini hissediyorum ve o zaman ilacımdan içiyorum" şeklinde yanlış bir düşünceye kapılmayın. Unutmayın ki hipertansiyon her zaman sizi baş ağrısı, çarpıntı gibi masum yakınmalarla uyarmayabilir ve ilk uyarı çok daha ciddi olabilir ve artık tedaviye başlansa bile çok geçtir. İlaç dışı tedavi yöntemleri olarak neler yapmalısınız?
Tuz alımını kısıtlayın.
Şişmansanız ideal vücut ağırlığına düşünceye kadar kilo verin.
Fiziksel aktivitenizi arttırın.
Sigarayı terk edin.
Aşırı alkol kullanımından uzak durun.
Yemek sofranızdan katı yağları ve kolesterolden zengin gıdaları uzak tutun
Doktorunuzla görüşerek potasyum, kalsiyum ve magnezyumdan zengin gıdaları almaya özen gösterin.
BÖBREK HASTALIKLARININ BELİRTİ VE BULGULARI ÜREMİ - BÖBREK YETMEZLİĞİ
Böbrekler bel omurlarının iki yanında yer alan vücutta çift olarak bulunan ve kandaki istenmeyen zehirli maddeleri idrar yoluyla uzaklaştırılmasını sağlayan bir çift organdır. 2 milyon civarında nefron adı verilen süzme ünitesi mevcuttur. Bunların sayısı yaşlanmayla birlikte doğal olarak azalır. Kalbin dakikada pompaladığı 5-6 litre kanın 1/5'i böbreklerce filtre edilir. Böbrekler vücudun sıvı-iyon dengesini, asit-baz dengesini, kan basıncı(Tansiyon)nın sürdürülebilirliğini ve vücuttaki kimyasal reaksiyonlar sonucu oluşan ve vücut için zararlı olan zehirli maddelerin atılmasını sağlar. Böbrekler ayrıca kan yapımı ve kemik mineral yapısı ile ilgili hormonlar başta olmak üzere daha bir çok hormonun yapım ve yıkım yeridir. Bütün bunlardan böbreklerin vücut için hayati önem taşıyan ve yürüttüğü fonksiyonlar sekteye uğradığı takdirde hayati risk doğuran organlar olduğu anlaşılır. Böbreklerden geçen kan filtre edilip organizma için yararlı olan maddeler tekrar kana verilerek, vücuttan uzaklaştırılması zorunlu olan zehirli maddeler idrarı oluşturur. İdrar idrar yolları ile önce mesanede toplanır, daha sonra da işeme yoluyla da dışarı atılır.
Böbrek hastalıklarının çoğu bilinenin aksine son derece sinsi ve ağrısız seyreder. Halk arasında genel olarak idrarın kanlı gelmesi, idrar yaparken yanma ve acıma, belin iki veya tek tarafında yan ağrıları böbrek hastalığı belirtisi olarak bilinir. Böbreklerin işlevlerinin azalması veya kaybolması, ani başlangıçlı (Akut) veya yıllar içerisinde sessizce (Kronik) oluşabilir. Kandaki atık maddelerin atılamayıp birikmesi sonucu bütün organları etkileyen ve komaya kadar gidebilen bir zehirlenme tablosu meydana gelir.
Böbrek hastalıklarının başlıcaları ;
Akut veya kronik böbrek iltihabı olarak bilinen Nefritler Taş hastalıkları Ailesel kistik hastalık İdrar yolları iltihapları Tümörleri İdrar yollarının daralması veya tıkanması (Prostat büyümesi) Kalıtımsal bazı böbrek hastalıkları Damarsal böbrek hastalıkları Gebelik zehirlenmesi Romatizmal hastalıklar sonucu oluşan böbrek hastalıkları Viral Hepatit (B,C)ve diğer enfeksiyonlara bağlı oluşan böbrek hastalıkları Hipertansiyon ve Diabet (Şeker) Hastalığı gibi sistemik hastalıklara bağlı böbrek hastalıkları İlaçlara bağlı oluşan böbrek hastalıkları şeklinde sıralanabilir.
Bunların oluşturacağı klinik belirti ve bulgular ise hastalığı oluşturan etmene göre farklılıklar gösterir. İdrar yollarında akımın engellenmesi ve iltihaplanma dışında böbrek hastalıklarında ağrı sık görülmez. Buna karşılık bulantı, kusma, halsizlik, iştahsızlık, inatçı kaşıntı, çok su içme, günlük idrar miktarında azalma veya aşırı miktarda idrar yapma, cildin sarımsı-kahverengi renk alması, çabuk yorulma, çarpıntı, nefes darlığı, işitme zorluğu veya sağırlık, ani ve sürekli tansiyon yükselmeleri, göz kapaklarında ve ayaklarda daha belirgin olmak üzere tüm vücutta su birikmesi(ödem), sık idrara çıkma, ağrılı idrar yapma, kanlı idrar, bulanık idrar, gece birden fazla idrara kalkma, kişilik değişiklikleri ile başlayan saldırganlık, bilinç bulanıklığı ve komaya kadar uzanan şuur ve davranış değişiklikleri, havale geçirme(Konvülsiyon), özellikle çocuklarda gece idrar kaçırmaları ve gelişme gerilikleri saptanabilir.
Yukarıda belirtilen bulguların büyük bir kısmı başka hastalıklarda da rastlanır. Bu sebeple bu bulguların başka hastalıklardan değil de böbrekten kaynaklandığının ilgili hekimlerce tetkik edilmesi gerekir. Bir böbrek hastalığına işaret eden klinik bulgular ise anemi(kansızlık), yüksek tansiyon, ödem, idrarın bol fakat yoğunluğunun düşük bulunması, idrarda kan ve iltihap hücreleri ve protein(Albumin) saptanması, kanda kan üre ve kreatinin değerlerinin yüksek bulunması(Üremi), kan albumin düzeyinin düşük bulunması, ürikasit yüksekliği, kanın çökme hızının(Sedimentasyon) artışı, kanda asitli maddelerin yüksek ölçülmesi (Asidoz) , kalp büyümesi, akciğerde su toplanması, idrar miktarının günlük 400 ml. altına düşmesi, kanda Hepatit B ve C virüsü saptanması, derinin kuruması ve renk değişimi gibi muayene bulgularına rastlanır. İlgili hekimler Nefrologlar , Dahiliye uzmanları veya Ürologlarca kanın biyokimyasal tetkikleri yapılarak bazı maddelerin artma veya azalma olup olmadığı araştırılır. Böbreklerin Ultrasonografik incelenmesi ile böbreklerde yapısal bir değişiklik olup olmadığı, böbrek boyutlarının küçülüp küçülmediği incelenir. Gerekirse ilaçlı tetkikler yapılır. Basit bir idrar tetkiki incelemesi ve Ultrasonografik tetkik ile kanın biyokimyasal incelemeleri 1.basamak tetkik aşamasını oluşturur. 2.Aşamada böbreklerin süzme oranı 24 saatlik idrar toplanarak hesaplanır. Böbrek fonksiyonlarında ne kadar kayıp olduğu ve böbrek fonksiyonlarındaki bozulmaların akut mu yoksa kronik mi olduğu ayırt edilerek saptanan hastalık türüne göre spesifik tedavisine yönelinir. Yüksek tansiyon, şeker hastalığı ve kalp hastalıkları böbrek hastalıklarını başlatabildiği gibi, böbrek hastalıklarının kendisi de kalp akciğer hastalıklarına ve yüksek tansiyona yol açabilir. Eğer böbrek fonksiyonları kalıcı olarak kaybedilirse, ömür boyu diyaliz (Suni böbrek)makinaları ile tedavi edilmesi gerekebilir. Her türlü hastalıkta olduğu gibi böbrek hastalıklarında da şikayetler oluşmadan veya başlangıcında periyodik tetkikler büyük önem taşımaktadır. Ülkemizde bilinçsiz kullanılan ilaç ve özellikle ağrı kesiciler sebebiyle meydana gelen böbrek yetmezliklerinin hiç de azımsanmayacak sayıda olduğunun vurgulanması yerinde olur
|